31 Mart 2010 Çarşamba

Ödenecek Tutar: Sakız


Kazı kazan aldım. Kazıdım ve kazandım. Amcam sağolsun ısrarla kazandığım miktara denk gelecek şekilde piyango bileti satmaya girişti. Kendimi bakkalda paraüstü olarak eline zorla sakız tutuşturulan küçük çocuk gibi hissettim. Yok efendim bu amcalarda bir sorun var. Satış ve pazarlama anlayışları çağın çok ötesinde. Yanlış anlaşılmamaları hep bu yüzden!

Yakında marketlerde yazarkasalarda paraüstü olarak şu yazacak;
12 lira,
4 adet sakız...

26 Mart 2010 Cuma

Bir cinayet planı - Bölüm I


İçerden gelen sesleri dinlemeye devam etti. Yere büyük bir gürültüyle düşen ahşabın sesini duyunca irkildi. Girip müdahale etmek gerekiyor mu diye düşündü hızlıca. Herkes üstüne düşeni yapacaktı. Öyle anlaşmışlardı başta. Aksilik olmadıkça bir şey yapmayacaktı. Elleri üşüdüğü için korunaklı bir yer aradı. Ceplerine soktu ellerini. Soğuk metali hissettiğinde içini korku kapladı. Yaptığı şeyi uzun uzadıya sorgulamadan gelmişti buraya. Jarantomanu ona sadece keskin bir bıçak alıp gelmesini, ne duyarsa duysun, kim gelirse gelsin, o aramadan kapının önünden ayrılmamasını söylemişti. Hava gittikçe soğuyordu. Beklemeye devam etti.

Seslere odaklandı. İçeride neler oluyordu acaba? Birinin acı çektiği belliydi. Tiz bir inilti duyuluyordu şimdi. Bu kadar kötü biri değilim diye düşünüyordu ama diğer yandan duyduğu zevki tarif edemiyordu. Kapının eşiğinden süzülen ışığa baktı. Siyah kabuklu büyükçe bir böcek dışarı kaçmaya hazırlanıyordu. Seyretmekten sıkılmıştı işte. Küçükken beslediği minik örümceği geldi aklına. Tüylü bacaklarını görmek onu büyülüyordu. Cebinden ufak bir kavanoz çıkartıp yere çömeldi. Böcek de onu farketmiş olacak, hızlıca geri kaçtı. Ağlamaya başladı. "Böcekler bile benden kaçıyor. Onları ne kadar sevdiğimi anlatmanın bir yolu olmalı. En iyisi onların dilini öğrenmeye çalışmak. Ama ayaklı sürüngenlerin arasındayken onları anlamak gerçekten zor." diye düşündü. Derken birden kapı açıldı. Huregana korkudan yere düştü. Elinden kavanozunu düşürdü. Sadece kırılan camın sesi duyuluyordu. İçerideki ses tamamen susturulmuştu. Jarantomanu öfkeyle bağırmaya başladı:

" Seni sersem! Sana bir bıçak almanı söylemiştim. Testislerini kesip o kavanoza mı doldurmamı istiyorsun?"

" Kırıldı Jaro. Yeni bir tane alalım lütfen!"

" Tamam alırız. Şimdi içeri gir ve sana söylediklerimi yap. Şu fotoğraf makinasını alıp önce içerdekileri çek. Sonra evi ateşe ver."

Huregana masanın üzerinde duran çakmağı alıp oynamaya başladı. Yatağın üzerindeki kadını görünce aklına annesi geldi. O da mor rengi çok severdi. Huregana'nın yüzünü hep bu renge boyarlardı. Gerçi boyama yaparken yüzü çok acıyordu ama annesi onu öyle görünce çok mutlu oluyordu. Bazen kırmızı renklere boyuyorlardı yüzlerini ama favorileri mordu. Fotoğrafın bir kopyasını da annesine götürmeyi düşündü. Yıldönümü yaklaşıyordu. Bundan daha iyi bir hediye veremezdi annesine. Mezarın kenarına bırakılmak üzere mor yüzlü çıplak kadının fotoğrafından bir kopya alınacak diye not aldı defterine. Jarantomanu kapının önünde sigarasını içiyordu. Hızlı olması gerektiğini hissetti. Tekrar azar işitmekten korkuyordu. Aslında Jaro'dan daima çok korkmuştu.

Yatağın üzerinde duran çırılçıplak kadının, buzdolabının kapağına sıkışmış adamın ve yerde duran bavulların fotoğraflarını çekti. Neden burada olduklarını hala anlamamıştı. Anlaması da gerekmiyordu. Jarantomanu işleriyle ilgili ona açıklama yapmazdı. Sadece ona alması gerekenleri söyler, iş bittikten sonra yapacaklarını anlatırdı. Eğer hata yapmazsa bağırmıyordu da. Fotoğrafları düzgün çekersem beni ödüllendirir diye düşündü. Sigarasını bitirmek üzere olan patronuna da sürpriz yapmayı akıl etti ve ona belli etmeden deklanşöre bastı. Sırtında flaş patlayınca Jarantomanu hiddetle döndü:

" Gerizekalı herif. Sen neyi çektin öyle?"

" Kapının kenarına sıçramış kırmızılıkları Jaro. Sen içerdeki önemli gördüğün şeyleri çek demiştin."

" Tamam bu kadarı yeter. Hemen dediğimi yap. Zamanımız kalmadı. Bizi bekliyorlar."

" Tamam."

Jarantomanu yerde duran bidonu aldı ve kapağını açtı. Eşyalar ıslanmaya başlamıştı. Huregana gülümsemeye başladı. Az önce içeri kaçan minik dostu masanın üzerinde duran elmalı kurabiyelerin tadına bakıyordu. Yavaşça yaklaşıp ona dokundu. Avucunu sıkıca kapattı. Yere dökülen gazın kokusu Huregana'nın gözlerini acıtmaya başladı. Nefes alamıyordu. Krizin gelmek üzere olduğunu anlayan Jarantomanu ayağıyla onu dışarı itiledi. Cebinden ilacı çıkarıp kucağına fırlattı.

" Çabuk aşağıya in. Senin gibi aygırı taşıyamam bir de!"

Nefes almakta güçlük çekiyordu. İlacı kucağından alıp, derin bir nefes çekti.

" Ama Jaro, seni yalnız bırakamam."

" Sanki bir işe yarıyormuş gibi konuşma. Arabaya git ve motoru çalıştır. Yoksa seni de yakacağım pis herif."

" Peki, Jaro."

Huregana merdivenlerden sendeleyerek inerken çıtırdamaya başlayan ahşabın sesini duyuyordu bu kez. Ama şimdi yalnız değildi. Küçük siyah böceğini de yanına almıştı. Bu görev herkesten çok onun için karlı görünüyordu.

* * *

23 Mart 2010 Salı

çiçek böğürten masalcı kocakarı


Kitap arasında kuruttuğu çiçeklerine bakıyor, geçmişi özlüyor. Hala aklında olan anılar bir bir merhaba diyor. Kötü şeylerin olmadığı zamanlar. Kayıtsız güven duyulan, sakin ve bol kahkaların olduğu günlerden kesitler sıralanıyor akıl perdesinde. Gözleri kapanıyor.

Bodrum'da bir sahil kasabası. Adını bilmediği beyaz çiçekler ağaçlardan salkım saçak salınıyor. Yanağına kondurulan bir öpücük şansı, bereketi ve umutları canlandırıyor. Güneşe çeviriyor başını. Huzurlu ve genç. Denizin dalgası sevdiği melodiyi işlerken, esmer tene gölgelemek istiyor bedenini. Elinde bir denizkabuğu. Bir oğlu olacak sekiz sene sonra. Ateş olmalı.

Kızın adı Alev. Ruhu muamma.

Uyanıyor bir sabah. Bahçedeki bütün çiçekleri solgun buluyor. Geçer diyor. Bu bir kabus olmalı. Gözlerini ovuşturuyor, uyuşmuş kollarını sallıyor. Ve anlıyor ki anı diye aklının sundukları hayalmiş. Hep bu köhne, terkedilmiş evde ve çiçekleri solgun bahçedeymiş aslında. İnanamıyor başlarda. "Bahçem güzeldi benim. Şurda yoncalar vardı, ileride limon ağacı." diyerek geziniyor. Evdeki dişleri sararmış, buruşuk ihtiyar gülüyor. Delirmişcesine kahkahalar atıyor.

" Kendini buraya ait hissetmiyorsun. Burası kötü. Burası pis. Sende öyle olmasaydın bu evde yaşamaz, o bahçeyi de seyrediyor olmazdın." diyor yaşlı kadın.

" Ama benim kalabalık bir ailem, çok sevdiğim bir eşim ve kelebeklerim vardı. Onları sen mi zehirledin kocakarı? Neredeler?"

Kadın Alev'e bakıyor. Ömründe ilk kez ruhu merhamet ateşiyle yanıyor. Gerçekleri anlatmaya başlıyor.

" Senin hayallerini kıskandığım için tüm bahçeye yalanlar söyledim. Çiçeklere onları terkedeceğini anlattım. Dayanamayız gidişine, o veda etmeden biz göçelim dediler. Limon ağacı inanmadı bana. Onun üzerine çiçek böğürten döktüm. Böğürerek öldü. Ama şimdi pişmanım. Eğer dilersen sana hatalarımı düzeltecek birşey verebilirim"

Alev aynı anda birçok duyguyu yaşadı küçük yüreğinde. Esmer tenli adamda mı hayaldi? O nereye gitmişti peki? Neyse. Önce bahçeyi yeşertmenin yolunu öğrenmeliydi. Sonra bahçe düzelince eşini aramaya başlayabilirdi. Hem çok uzaklara gitmemiştir diye düşündü. Kötülükler son bulunca güzel şeyler yeniden başlardı nasılsa. Kocakarıya çok kızgındı ama ona dürüst davranıp yardım edecek olması da önemliydi.

" Kocakarı. Seni hep çok sevdim. Çirkinliklerini görmezden geldiğim anlar oldu. Seni olduğun gibi kabul etmeye çalıştım. Her insan iyi doğmuyor. Bende çok iyi biri sayılmam. Ama lütfen bahçemi nasıl öldürdüysen, onu diriltmede bana yardım et."

Kocakarı elini yavaşça kesesine attı. Küçük bir şişe çıkardı. Şişenin üzerinde değişik bir dilde birşeyler yazıyordu. İçinde mor bir sıvı vardı.

" Sana vereceğim iksiri iyi kullan. Bahçedeki çiçekler eskisinden daha güzel ve ışıltılı olacaklar. Limon ağacın daha sağlıklı ve güleryüzlü bakacak. Eskisiyle kıyaslanamayacak muhteşemlikte bir bahçe olacak."

"Peki nedir bu?" sordu Alev.

"Çiçek coşturan derler adına. Nice yiğitler topraklarını bunla şenlendirmiştir. Dökmeyen rahmete kavuşmuştur. Bilesin." dedi kocakarı.

Alev bahçeye koşup şişeyi açtı. Döne döne savurmaya başladı iksiri. Toprağa değer değmez şenlendi çiçekler, coştu ölmüşlerin ruhları. Alev bahçesine seslendi;

" Ey toprağımı coşturan yüce iksir, çiçeklerimi ballandıran bakire kızıllığı, yüreğimi böğürten yangın. Kulak ver sesime. Çiçeklerimi coşturduğun gibi gönlümü de coştur. İçindeki külleri tekrar pöçürt."

Derken çiçek coşturanın hikmetiyle kutlamalara başlayan toprak bir adam doğurur. Döşü kılsız, yüreği riyasız, gözleri sürmeli, yüreği bal badem, gerdanı öpülesi, dudağı sevilesi bir er peyda olur.

Alev artık mutludur.

Bu ne biçim masaldır.

Kelebeğime yazdım. Uçsun gönlü dilediği yere, renkleri aydınlatsın semaları. Rahmet okuma zamanı geldiğinde kötülüklere, bakkaldan bir adet limonlu falım sakızı alsın; saçma da olsa çıkan dörtlük, hayat her daim ..ötlük yapmaz diyerek kısmete ne çıkarsa kabul eylesin.

Baldır bademdir.

Öperim Muallacığım.

10 Mart 2010 Çarşamba

Dün neler yaptım?


Dün kıvırcık saçlı bir çocuktum. Annem yemek pişirmeye çalışırken, köşede oturmuş gazeteyle külah yapmaya çalışıyordum. Bir eksiklik var gibiydi. Külahlar ışıldasın diye ocağın dibine koydum. Evimiz yanıyordu az kalsın. Ateşle ilk kez o gün oynuyordum.

Dün bahçede bulduğum güvercini eve getirmiştim. Yarası iyileşsin diye kanadına krem sürdüm. Hiç ötmüyor, sadece etrafına bakıyordu. Yemek de yemedi. Bakkaldan aldığım kutunun içine pamukla battaniyeler yaptım. Üşümesin diye sarmaladım. Sabah uyandığımda ölmüştü. İlk kez bir canlıyı ellerimde toprağa gömüyordum.

Dün ticarete ilk kez atılıyordum. Babamın aldığı bisikleti tur başına kiraya veriyordum. Mahallede bir tur; iki çikolata bir dondurma parası. Bisiklet çalınmasın diye nüfus kağıdını rehin tutuyordum. Her zaman kiralayanlardan biri nufüs kağıdını evde unuttuğunu söyledi. Güvenip bisikleti verdim. Meğerse o gün taşınıyorlarmış. Bisiklet kamyona atılıp başka semtin tozlu yollarına götürülmüş. İlk kez o gün kazıklanıyordum.

Dün fındık oldum. Müsamere için her birimiz birşeyler olmuştuk. Giresun zengin olsun, cebimiz fındıkla dolsun, kırılık çıtır çıtır, hem besler hem ısıtır'ı ezberlemeye çalışıyordum. Annem kartondan fındık kostümü yaparken, yanında oturmuş şapkamı boyuyordum. Sahneye çıkma heyecanını ilk kez o gün duyuyordum.

Dün güzeldi işte. Dün kötüydü. Dün aşk vardı. Dün üşüyordum. Dün herşeyimdi. Dün ben.

7 Mart 2010 Pazar

çilekli süt

Eski ev. Puslu oda. Rutubet kokan duvarlarındaki şekillere bakıp anlamlar yüklemeye çalıştığımız anların üzerinden ne kadar zaman geçmiş? Yalancı sesler işitiyorum uzak bir evin yeşil elma kokulu odasından. Aldatıcılığını perdeleyen bir ses.

Derinden çekilen huzursuz nefes. İyi misin diyor, hasta olma bak çorbanı kaynat buyuruyor. Nefret tütüyor sularından. Cadı kazanına bildik otları atıyorum.

Bir gece yarısı. Aroması tüketilmiş sakızı, balkon demirinin en tepesine çıkıp yapıştırma fikrinin akla yattığı. Uyutmayan melodi aşığı sinek eşliğinde, tellere takılan hayallerin düşlendiği. Akıl bulanıklığının üzerinde gezinen ümitler. Vız vız vız seslerinin katliam isteği uyandırması.

Israrla düşün... Ve boşluk doldurma çabasıdır uyum. Tamamlamaya çalıştıkça kemirir huzurunu.

Açıları hesaplama konusunda iyi olmayan sayılsal taraf, sosyal kimliğimi önüne almış çırpınıyor. Becerebilirse milyonlarca yığının onu yalnız bırakmayacağına duyduğu umutla.

Çilekli sütü severim diyeni istiyorum ama çilek reçelinden nefret ediyorum.

Sandığın içinden bir gün bende çıkarım diye çok korkuyorum.

23 Şubat 2010 Salı

siyah zeytin ve az ısırılmış bir dilim ekmek


Otobüs seyir halindeyken, elimdeki kitabı okumaya çalışıyorum. Kelimeler beynimi bir hayli zorluyor. Geceki uykusuzluğun acısını gözlerden çıkarma halleri. Yorgun hissetmeliyim ama yalnızca gözlerim çekiyor acısını. Depoda kayıt ya da algılama sorunu olsa gerek başa döne döne okuyorum cümleleri. Bir anda yeter noktasına gelip kapatıyorum kitabı. Esteban çiftliğe geri döndü nasılsa. Bir süre daha orda kalacak belli ki. O oradayken ben gerçekliğe dönüyorum. Camdan dışarı bakıp, yüzlerce kez gördüğüm manzarayı tekrar izliyorum. Otobüste tuhaf bir durum yok. Şoför gayet efendice. Küfürsüz kullanıyor otobüsü. Muavin desen o da gazetesine gömülmüş.

Birden nereden geldiği belli olmayan bir koku doğuyor. Yıllar öncesinden, en güzel günlerden. Hani beslenme çantasının içinde unutulan az ısırılmış bir dilim ekmekle, iki adet zeytinin birleşip oluşturduğu koku. Öğretmen görmeden gizlice çantaya geri tıkıştırılmış beslenmenin, çantadan aldığı intikamın kokusu. Üzerinde ninja kaplumbağaların resmi olan plastik kabın içinde, kendini iyice salmış zeytini göresim geldi. Derin bir özlemle doldu beden. İlkokul günleri ne güzeldi dedim. Sanki yetmiş yaşındaymışım gibi çocukluğumu andım.

Ey güzeller güzeli siyah zeytin ve az ısırılmış bir dilim ekmek!
Özlüyorum sizi!

4 Şubat 2010 Perşembe

Paşam!


Atatürk, Mersine yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkorun…
-Ya şu koca bina?
-Yargonun…
-Ya şu?
-Salomonun…
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemende, Tuna Boylarında, Balkanlarda, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkalede, Sakaryada savaşıyorduk paşam…
Atatürk bu anısını naklederken gözleri dolarak:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu.

kısa ve uzun kadın meselesi üzerine


Kısa kadın yatakta iyidir.
Uzun kadın bazada, tezgahta, pencere pervazında, koltukta, banyoda, voleybolda:D

sulak alanların bereketi

2 Şubat Dünya Sulak Alanlar günüydü. O gün buraya birşeyler yazasım vardı ki çeşitli sebeplerden ötürü çorak kalan kelimelerimle uykuya yenik düştüm. Uyuyunca geçer sandım. Sulak alanları es geçip unuturum dedim. Olmadı, beceremedim.

Beklenti oluştuğunun farkındayım ancak sulak alanlarla ilgili bir yazı yazmayı düşünmüyorum. Sulak alanlarımızın bereketi insanımıza ne kadar yansımış, hangi illerin insanı daha sulak ona bakalım istiyorum.

Guinness Rekorlar Kitabı'na, 2 metre 46.5 santimlik sulaklığıyla, dünyanın en uzun insanı olarak girmeyi başaran (bu girişlerin çoğu başarılı mı değil mi ayrı bir tartışma konusu) Sultan Kösen ilgi odağımız. Mardin'i çıkardığı yiğit kişiden ötürü üst sıralara taşıyabiliriz.

Tanıdığım Egelilerin neredeyse tamamı uzun boyludur. Akdenizliler de öyle. İç Anadolu'ya kaydığımızda ise boylarda düşüş oluyor. Balkanlardan gelen soğuk hava ve yağış nedeniyle Trakya tümden göklerde. Sulak alanlara yakın olan kişilerin yapılı ve gelişkin olduğu kaçınılmaz gerçek gibi.

Şimdi başka birşey düşünüyoruz. Türk insanı diğer ırklara göre kısa. Erkeklerde de haliyle buna uygun deyişler peyda olmuş. Uzun kadın sokakta, kısa kadın yatakta iyi gider diye. Bu düşünüş züğürt tesellisi anlayışından doğan bir yanılsamamıdır? Gerçekliği konusunda araştırma yapmış kişilere başvursak, daha başka hangi konuları araştırmamız gerektiğimiz konusunda fikriniz var mıdır?

Neyse konu fazlaca sulanmadan ayrıca bir başlık açıp şu uzun ve kısa kadın meselesine giriş yapalım.

İlle de sulak alanlar hakkında bilgi edinmek isteyen varsa, buyursun burdan;
http://www.milliparklar.gov.tr/bolumler/dkoruma/kbab/pylsm/transfer/arsiv/sanedir.htm

28 Ocak 2010 Perşembe

rım pa paa

Hayatla ilgili ahkam kesip atıp tutmalar arada ne kadar da hoş oluyor. Şu şöyledir, bu böyledir. Bildiğin bir yaşam çözücü, motivasyon makinası, parfüm şişesi kıvamında güzel duygular püskürtme çabası. Ne yalan söyleyeyim o taraklarda bezim var bu ara. Bez ıslanmadan biraz da ben sallayayım kelimeleri.

Vazgeçtim! Sıkıcı.

Tek fikrim; bencil olabilmeyi başarabilen herkesin hayatla ilgili birçok şeyi elde edebileceği gerçeğidir. Elde eder etmesine de mutlu olur mu acaba dersek? Böyle bir hataya düşmeyelim derim. Gayet iyi görünürler çünkü.

29 Aralık 2009 Salı

Kaçın.n.n.n.n bomba var!


Yaşanması muhtemel...

"Etrafta uğuldamalar duydu. Laura ona doğru gelen kalabalığın neden sinsice yaklaştığını anlayamıyordu. Kendi içlerinde anlaşmaya çalıştıkları belliydi. Biri bedenini işaret etmişti ve hedef artık oydu. İçtiği son tekilanın yüzlerdeki anlamı değiştirdiğini düşündü. Hem hepsi misafirperver insanlardı. Jeopolitik önemi olan topraklarda yaşayan kaç ırk vardı ki yeryüzünde? O yanlış anlamış olmalıydı. Onunla konuşmak, birlikte eğlenmek istemeleri gayet normaldi. Saat tam 00.01'di.

Laura heyecandan çok acı duydu. Biri memesini kaptı, diğeri kalçasını parçaladı. Öteki baldırına yapıştı, beriki hani bana hani bana dedi."

Zamanında medeniyeti keşfetme ümidi ve umuduyla yollara dökülen çok sesli yurdum insanları yakınmaktalar. Şehir merkezleri malum yılbaşı gününde magandalara rezerve edilmiş gibi, birçok kişi itina ile tespit edilemeyecek kuytular arıyor. Merkezi yerleri geçtik, yakınındaki semtlerde bile konuşlanmaya korkar halde herkes. Kokumuzu alır gelirler diye hatun kısmı o gece dökünemeyecek kaliteli parfümlerini.

Ev planları revaçta. Yakın arkadaşlar toplaşıp sıcak yuvalarında yeni yıla girme planı yapıyorlar. Aileler merkezden değil herkesten korumaya yeminli müşavir gibi tepede. Yükseklerde kar var, kolay da eriyecek gibi değil. Mevsim kış. İzin için gittiğinizde kışkışlıyorlar.

Kocaman bir reklam panosu var merkezlerden birinde. Yılbaşı akşamı yelkovan akrebi kovalarken, er kişiler hatunları daha az takibe alsın ya da ateşleri tavan yapmasın diye don yağdıracaklarmış. Şimdiden söylüyorum; pazarcı zihniyeti ile donlar kafalara geçirilecek ve daha çok satış yapmayı umacaklar. Televizyonda gördüğünüzde daha az şaşıracaksınız. Kafasında kırmızı tangalı erkekler. Zihniyetin dışavurumu. Yeni gerçekçilik akımının öncüleri. Kim demiş benim insanım sanattan anlamaz diye. Peyhh...

Açıklama yapılacak; şu kadar polis bu kadar meydanda görev alacak diye...
Evlerinizde geçirseniz daha güvenli olacak diyecekler. Demeseler de "Ulan eylem mi var, birşey mi kutlanıyor?" diyeceksiniz.
Yavuz hırsızlar bastıracaklar.

Kuvvetle muhtemeldir; birileri bunları da söyleyecek...

Sessizce evinizde eğleniniz. Biz öyle yapacağız. Kumandayı saklayıp, televizyonu tek kanal izleyiniz. Dansözün çıkmasını bekleyiniz. Edebinizle tombala oynayınız. Sokağa çıkarsanız tombalanızı çekerler.

Hem neden başını kutluyorsunuz ki? Sonunuza ağlasanıza.

riyalarda buluşuruz

Sarmısakları kavur, koy kenara... Domateslerin kabuğunu soy, rendenin ince tarafıyla rendele. Rendelenmiş domatesleri çöpe at. Kabuklarını alıp tencerenin kenarını süsle. Kavrulmuş sarmısağı sür yüzüne gözüne. Gerçek kok. Poz verebilirsiniz efendim. Konsept budur! Kokuyu takipçilerinizin yakalaması güç olacağı için, yüzünüzde kokunuzun ne kadar iğrendirici olduğunu belirtecek bir anlam olmalı. Çok güç birşey istemiyorumdur umarım.

Ve unutmamayı umarım; bazıları sarmısak da sever.

Şimdi herkese kocaman kahkahalar atıyor ve büyük özlemlerimizi anlatıyoruz. Özlem kısmına geçişte gözler biraz kısılıyor, mümkünse buğulu bakış istiyoruz. Yok yapamıyorum derseniz arkadaş yanda soğan doğrasın sizin için. Kokudan rahatsız olurum diyorsanız da kaybettiklerinizi düşünün belki istenen etkiyi yakalayabiliriz. Efendim? Siz hiç kaybetmediniz mi?

Ben yokum.

Ben, sen, o
Biz, siz, onlar

Yalancılar. Öyleyiz hepimiz. Belki daha fazla, belki çok az. İncitmeyenler, örseleyenler, utandıranlar, acıtanlar, iç yakanlar, dışa vuranlar, gömülenler, hissedilenler(ki en tehlikeli tür). Pembesi, turkuvazı, grisi. Mutluluk vereni, geçicileştireni, hayat kurtaranı. Adlandırılanı, babası belli olmayanlarıyla. Bütünüyüz.

Ve sürüden ayrılanı bildik kurt kapıyor. Söylenen lafın doğruluğunu kanıtlamak istermişcesine. Başkaca, anlamca, seçmece, tencere, pencere... (ş)

Yumoş rüyalarda ne kadar etkili acaba? Harflerin bazıları çekmiş gibi.

25 Aralık 2009 Cuma

yine bildik melodiler

Hallelujah!!

Hep çalın kulaklarımda. Eve geldiğimde karşıla beni. Umrunda olsa da olmasa da... Gecenin karanlığında. Şafak sökerken adım adım yaklaşıyorum odana.

23 Aralık 2009 Çarşamba

mavi saten eldivenin dili

Yarım elmanın yenildiği tarihi sokaklarında gezinirken, yasak değil yasalları bütünleştiriyorum hayallerimle. Pencerene bakarken artık suçluluk duymuyorum. Tümüyle özgür, bütünüyle huzurluyum. Önünde şaha kalkmış, koca hikaye kahramanının dansını izlerken cam kenarından; beklemedin hiç diğer özneleri. İç çekişlerimiz ortaktı seninle. Gelemiyorum, gelemiyorsun, gidemiyor, yapamıyor. Derken kayıplarımızın toplamı ve varlığının sunduğu rahatlığı düşledim kahve kokan odamda. Bir tarafı eksik kaldı. Bütünü oluşturmaya ne kadar var dersin?

Ruhumun hasta kısmı. Ruhuna eş benim. Çocukluğumuzda bildiğimiz, hep düşünü kurduğumuz, olsun dediğimiz o an, yakınlaşma, etkileşim, sistemsizlik, belki de yozluk ya da muazzama olan saygımdan... Çok sustum, şimdi haykırmak istiyorum.

Elimde bir dilim elma var. Diğerlerini beklerken yedim.

Mavisi yanımda. Yeşili gözümde. Kahverengisi dilimde.

japonların yeni icadı; .... açılan şemsiye


Olmaz dedik, yapılamaz dedik. Yıllarca zor durumlarımızda dile getirdik. Başa gelen katlanılamaz acılarda hep kullandık bu cümleyi. Bazen yerinde, kimi zaman geyik muhabbetlerinde yersizce. Tükettik derken, Japon dostlardan bir haber aldık. Ne olsa gerek? Adamlar giriş hızı, hacmi, rengi ne olursa olsun; girince açılan şemsiye yapmayı başarmışlar.

Ve derim ki artık zor durumlar geldiğinde bu lafı söylerken aklımızda daha büyük kaygılar, ihtimaller olacak. Zor durumdur, felaketindir belki fakat ancak lakin geçmeyecektir öyle kolay kolay. Yakar, acıtır ve ısrarla açılır o şemsiyeler.

"Duygu" patlaması yaşayan arkadaşlar unutmamalıdır o nedenle. Şemsiye şu anda tepenizde korunaklı bir hava yaratsa da, sağanak altında ıslanmaktan kurtulsanız da, evde unuttum diye korktuğunuz yağmurlu bir günde seyyar şemsiye satıcıları imdadınıza yetişse de.... O şemsiye hayatın bir döneminde ait olduğu yere konuk olacaktır. Açılıp açılmaması için dua etmeden önce, seçtiğiniz şemsiyelere dikkat ediniz o nedenle.

22 Aralık 2009 Salı


Ölmüşsün. Dün gece öğrendim ruhunun bedenini terkettiğini. Filmlerini veriyorlar televizyonlarda, yaptıklarını anlatıyorlar durmadan. Yağmur yağdığında anında şemsiye satıcıları üşüşür ya sokaklara... Korsan dvdciler de filmlerini çoğaltmışlar hemencecik. Sürü"yle film var tezgahlarda. Kapıcılara verilen ekmek, su, soda siparişlerinin yanında bir de filmin istenir oldu. Çöpçüler bu gece şehri temizlerken üzgünlerdi.

Ölümle taçlandırıldığında gerçek emeğinin hakkı verilir, yaptıklarının cümleleri kurulur. Öyle bir memleket burası. Öldün. Gidişin anılarını büyütecek şimdi.

Güler hep ağlıyor. Yüzünde neşesi solmuş, asılı kalmış düşleri. Aklıma kimin söylediğini hatırlayamadığım cümleler geliyor. Yönetmenin yatağından çıkmayan ama çok ünlü olamayan kadının, gidişini nasıl kabullenecek. Senden çok onu düşünüyorum şu an. Özür diliyorum ruhundan.

Hoşça kal.

pupilla'dan telveye

Yolda ilerlerken, bir yerlerde birşeyler içerken, gülerken, eğlenirken... Otobüste ya da başkaca bir yerde... Birini gördünüz. Gözlerinin içine içine baktınız ama yok. Sevemediniz.

Gözü bozuk bakıyor bunun der benim canım kadınım. Yaşlıdır, enderdir her insan kadar, gözünü sevmezse birinin o kişi hayatına dahil olamaz. Bende öyleyimdir. Konuşurken bakarım gözlerine, gözbebeklerine.

Ve bugün öğreniyorum ki gözbebeklerinde bir sır gizliymiş. Sır da değilmiş, aşikarmış. Ama gelin görün ben bugün öğrendim. Bunun utancı ile nasıl yaşarım, kafamı hangi duvarlara yaslarım bilemiyorum.

Damarların vücutta açıkça görüldüğü tek yer gözbebekleriymiş. Işık gözbebeğine düştüğünde arkada kalan tüm damarlar görünüyormuş. Yani neymiş? Damarınızda akan kanda bir yamuk varsa bakıp gözlerinize anlayabiliyormuşuz. Müneccim olmaya gerek yok. Her gözbebeği bir cevap.

Bir baksanıza gözlerime...

Elbette böyle birşey yok. Damara bakıp karakter tahlili yapmak akıllı insan işi değil ama ya tutarsa, okunabiliyorsa?

Yakarlardı beni "Pisss Cadı" diyerek. Bu çağda böyle mantık göremezsiniz. Hazır konu buralara kadar uzanmışken başka bir duruma da açıklık getirelim. Kahve telvesine yüklenen anlama...

Efendim benim iyi fal baktığımı söylerler. Sağolsunlar ite kaka zorla baktırırlar çoğu zaman. Naz ya da kapris yamak değildir derdim. Geleceği bileceksin de ne olacaktır endişem. Sana söyleyeceğim saçma sapan öngörülerle hayatının haritasını yeniden mi çizeceksin. Nedir derdin, olayın? Ben kimim kaldı ki! Bunca yıllık fal maceralarımı yazsam kadınlar belki halden anlar ama erkekleri düşünemiyorum bile. Yazanı, aylar sonra dediğin oldu diye arayanını, hatta falın bitmesini beklemeden telefona sarılıp sevgililerini azarlayanları gördüm. Haa prensipleri olan bir falcıyımdır. Asla hasta ruhlu dişi yahut kişilere bir daha fal bakmam. Baksam bile lay layy lommm derim. Hayat güzel, çiçek böcek cıvıltıları işitiyorum der geçerim.

Ve sonunda iyi bakıyorsun diyenlere söylediğim bir çift lafım olur mutlaka. Hayatınla ilgili konuşma ya da atıp tutma hakkını bana verdin. Bende şekillere bakıp develer, cüceler, yollar, anahtarlar, kişiler, klişeler gördüm. İçimden seninle ilgili geçirdiğim ya da hissettiğim düşünceler vardı. Bunları sana doğrudan söylersem, bana kızabilirdin. Hayatın hakkında, kişiliğin hakkında fikir sunma lütfunu bana gösterip göstermediğin konusunda ahkam keserdin. Telvelerden gelecekteki yol haritanı çıkarırken; bakışların, duruşun, ses tonundan akıllı bir insan senin ne beklediğini anlayabilirdi. Telveyi değil, bedenini okuyordum.

Demek nedir? Falcı dedikleri bir nevi doktordur efendiler. Psikoloğa para veremeyen ev hanımı, terkedilmiş sevgili, ağlak liseli kızın ya da takıntılı erkek dünyasının telve bacısıdır. Bozlak okuyan yiğidin yoğurdu, kınalı kuzunun melemesi, uçan kuşun kanadındaki tüydür.

Yeterdir. Bitsindir.

Hoşgeldin Alfredo!

Fırında beklemekten fazlaca kızarmış fimo hamurlarına bakarken düşündüm uzun uzun. Bir tarafı ısının etkisiyle haddinden fazla gölgelenmiş. Yapmaya çalıştığım kuklanın sol tarafı sağa oranla daha gölgeli. Doğal olarak yolunu bulmuş iyilik ve kötülük haritası. Kuklamı daha çok seveceğim. Engelli bir kukla diyerek yenisini yapma fikri içime sinmedi.

Sol kulağı daha mı büyük oldu ne? Çok önemi yok ama kepçe ve upuzun kulakları, kocaman burnu ve yemyeşil dudakları olsun istemiştim. Renkleri birbirine geçmiş. Bu demek değil ki onu duvarıma asmayacağım, ipler takıp oynatmayacağım. İnadına daha çok seveceğim kuklamı.

Sevgili kuklam, bundan sonra sana Alfredo diyeceğim.

Sadece hamurdun. Renklerine aldanıp seçerken seni, kendi istediğim birşey yapmaya çalıştığımın farkındaydım. O nedenle ortaya çıkan ne olursa olsun bana ait senden çok. Oluşan şey her neyse kabulüm. Hamurum, fimom, gerdan kıranım.

Kenarda bekleşirken ayakkabılarını ne renk yapacağımdan haberin yoktu. Bende bilmiyordum. Hep yeşil ayakkabılarım olsun istemiştim. Olmuştu da. Ama çocukken. Ben büyükken yemyeşil ayakkabılarım olsun istedim. Olmadı. Ama olmamaması bu günden sonra olmayacağı anlamına gelmesin. Sevincimi, heyecanımı seninkilerle geçiştirmeye karar verdim bir süreliğine. Güle güle kullan! Ve unutma Alfredo; insanın her yaşta yeşil ayakkabılara ihtiyacı vardır.

Gözlerini mavi yaptım. Kötü şeyler görsende perdelesin diye. Belki renkler alacalı gelir, daha az kırgın ya da farketmemiş ayrılırsın durumun acımasızlığından. Odam güvenlidir gerçi, senin varlığın beni rahatsız etmez ama misafirlerden biri hoyratça incitip çirkin olduğunu dile getirebilir. Ben yine sana güzel sözler söyler unuttururum onları, en azından denerim.

Olduğun yerde kal Alfredo. Ben yok olmadan kimse kaldıramaz seni odamın duvarından.

Seveceğim seni.

9 Aralık 2009 Çarşamba

kedi beni sevdi

Bugün benim doğumgünüm. Özel günlere haddinden fazla anlam yükleyen biri değilim. Olamadım. Tamam birşeyler yüklediğim doğru ama haddimi aşmadan. Misal bugün için beklentilerim; en sevdiklerimden gelen cümleleri işitmek ve domates çorbası içmek. Haa en önemlisi ayıcıklı çikolata. Onu da getirecek biri olursa süper. Sepeti hazırlayanı bekliyorum.

Acı çekiyordum. Hala da devam ediyor sancısı. Geçecek biliyorum. Acıyı yaşamayı da seviyorum çoğu zaman. Sevgi, mutluluk, aşk kadar o da benim payım, bir o kadar bana ait.

Gözlerim sanki seksen yıldır etrafı kolaçan eder gibi. Bakışlarıma yansıyor yorgunluğu.

Bugün doğmalıyım. Evet bugün değişmeli herşey. Dokuz, üç, beş! En sevdiklerim.

Güneş şehri aydınlattığında, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Biliyorum.

3 Aralık 2009 Perşembe

- K

Kapılar aralı, gözler aralı, sözler, dokunuşlar, kalpler aralı...
Bir sessiz harfin acımasızlığı sokuldu koynuma. Ayın anlamına ortak oldu. Muazzam bütünleşme.
Suretine büründürdüğüm kelimelerimin anlamını ararken tüm çabamla, elimdeki beyazlara yeniden şekil vermeye çalışır buluyorum kendimi.
Bir kelebek, iki solucan, üç kaplumbağa, dört ninja. Ve kafesinde Mualla. Bir süre yetecek kadar yemi ile beklemekte. Ya sonra?

Elimde sihirli hamurum. Kelimelerin gücüyle yeni cümleler söyleyebilirim. Susmak istiyorum.
Dinlemek ve dinlenmek.

Hamurdan kale olmaz. Kale dediğin kumdan olmalı. Yıkılmalı. Ya hamur gücüne kudretine daha güvenilir ya da kumlar sahtekar.

Anlamak ve anlamlandırmak.
İşte bütün mesele bu.

Olduğun ya da olmadıklarının mesele edilmediği yeni bir iç çekiş daha.

Gibi görünürken herşey, melodileri susturuyorum. Sessiz gibiyim.

Gibileri çok seviyorum ilk defa.

1 Aralık 2009 Salı

han duvarları'ndan bir kuple

aradan yıllar geçti, işte o günden beri
ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar
dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...

faruk nafiz çamlıbel

23 Kasım 2009 Pazartesi

Şehir Dumanaltı

Kendimle meşgul olmaktan sıkılmışken, etraftaki insanların sohbetine kulak misafiri olmak hoşuma gidiyor. Kabalık bu yaptığım biliyorum. Biliyor olmam da değiştirmiyor. Büyük keyif ve muzip bir sırıtışla dinliyorum. Arka masada oturan arkadaş grubuna yeni bir kişi dahil oluyor. Birinin suratı asık. Yeni gelen arkadaş haliyle meraklı. Konuya hakim olmalı ki sonrasında yorumlara ortak olup, dostluğunu gösteren cümleler sıralasın. Merakını giderecek açıklamayı kıvırcık saçlı, tatlıca bir kız yapıyor. Suratı asık arkadaşın yedi yıldır sevgisini paylaştığı kişi, bedenini başkası ile paylaşmış. Yeni gelen Vayy kahpe!" diyor. Gülüyorum. Kahpe kelimesinin tınısını çok sevmişimdir. Gülüşüm biraz sesli ve dinlediğim anlaşılıyor. Dert sessizce paylaşılmaya başlanıyor. Nasıl merak ediyorum, kendi masamdayım ama ruhum adeta orada. İçimden bende kahpe diyorum adını bilmediğim sevgiliye.

Sinema salonunun kırmızı koltuklarında kurulmuş, film keyfimizi bölen koltukdaşımızı dinliyoruz. Repliklerdeki duyguyu arkadaşına yorumluyor. Perdede vahim bir durum olduğunda nıçnıç nıççç diye sesler çıkarıyor, filmin sonunu tahmin ediyor ve arkadaşıyla paylaşıyor. Bak bu olacak diyor. Olduğunda seviniyor. Evinin koltuğundaymışcasına sevincini büyük gülüşlerle süslüyor. Haddini bildirmek demek benim de gürültüye dahil olmam anlamında. Birçok insan sebebini anlamadan sadece gürültü yapan iki kadın görecek diye susma hakkımı kullanıyorum. Önce göz kenarı, sonra aleni şekilde sola dönerek bakışlarımla taciz ediyorum. Etmeye çalışıyorum. Umuyorum en azından. Önemsemiyor. Filmi çoktan bıraktım. Sinema kültürünün neden oluşmadığı hakkında yorumlar yürütüyorum kafamda. Haddim olmadan atıp tutuyorum. Kendi zihnimde yetkili merciymiş gibi hissettiğimden daha da çok kızıyorum. Asabileşiyorum. Ama toplamını film bitene kadar koruyacağıma söz veriyorum. Bir tek ben rahatsız oluyorum, belki de az ses yapıyordur diye düşünürken yandan bir erkek eli geliyor. Sesteki öfke titreyen cümlelere ortak; Rica edeceğim ama biraz sessiz olur musunuz? Susuyor. Sustuğu mimikle kalıyor. Beş dakika sonra film bitiyor. Sadece gülüyor. Filmden alabildiğine keyif almış, benim keyfimi sömürmüş önemi yok. Çıldırıyorum.

Kozmetik dükkanındayız. Yüze konuşlanan siyah noktaları giderecek ürün arayışındayız. İçeriye giren üç kız aralarında konuşuyor. Biri "Burası fakir parfümü kokuyor. İleridekilere bakalım..." diyor. Fucker demek istiyorum. Fukara kokusu kadar değerin olur umarım hayatta diyorum. İçimden içimden yine içimden...

İstiklal'i sis basmış. İnsanlar hayalet şehrin misafirleri gibi. Sisten baban çıksa tanımazsın. Öyle güzel bir atmosferi var. Ruhumun en huzur bulduğu güne dönüyorum tepedeki ışıkları görünce. Işıklar ordalar. Ama eskisi gibi parıldamıyorlar. Hala eskisi gibi içim. Biliyorum. Ama yolumda sis var. Ondan diyorum. Sıcakla soğuk karıştı. Ilınır ortalık. Öğleyi bekliyorum.

Öylesine değil. Bile isteye.

19 Kasım 2009 Perşembe

Çay biraz bekleyebilir..


Birçok ruhun ortak kızgınlığını bir bünyede ifade etmenin zorluğu ve telaşı ile
Görevi devralmanın verdiği güven ve rahatlığın muazzam karışımı adına
Sıralansın cümleler...
Şiirselliğe yaklaşsın ve kızgınlık uzun cümlelerle pekişmesin diyerek
Sıkça alt satıra atlayarak devam etsin.
Bol virgüllerle konu uzatılmasın derken daha da uzamasından endişe duyularak
Yaz klavye! Tuşla parmaklarım!

Yaşama olan saygının ağır basması ancak özür dileyememe bencilliğinin sıradanlığına dair...
Basit olan güçlü görünene serzeniş... Üç nokta
Öznenin değişmesi yaşanmışlıkların da anlamını değiştirirken, kaçınılmaz olanı ertelerken... Üç nokta
Kendine verdiğin beyanların aslında çoklu öznelere yapılıyor olması.. Paylaşımını yapmaya çabalarken ustaca yine bir özneye kaçış, Virgül. Nokta. Israrla... Üç nokta
Akıl süzgecinden bir daha geçiremeyeceğin ayrıntı, esas, madde ve kuralsızlıkların bana verdiği yetki ile sınırsız bir boyuta uğurlanırken...
Tüm sesli harflerimin gücünü senden sakınıyor, seni sessiz harflerin kalabalık yalnızlığına uğurluyorum.

Muallacığım... Kahvem lütfen

18 Kasım 2009 Çarşamba

pozisyonun önemi



Gecelerden bir gece sohbet devam ederken, kadının erkeğin neresinde durması gerektiği üzerine yapılan bir geyik gülüşlere neden olur. Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü bilmeyen yoktur. Varsa da üzülürüm. Bu sözü neden bilmiyor diye bir bakarım yüzüne. Korkarım o insandan. Neleri bilip neleri bilmediğini sorgularım. Yoksa kadın mıdır diye düşünürüm erkek olsa da. Birinin gölgesinde o kadar çok kalmıştır ki kendi özünü mü yitirmiştir derim. Saçmalayabilirim sınırsızca. O nedenle sözü bilmeniz önemli.

Efendim aslında bu söz kadının geri itilmişliğini çağrıştırır bana elimde olmadan. Kadın yek başına başarılı olamıyordur da ancak bir erkeğin ardında faydalı olabilen bir destekçi gibidir. Erkek başlıbaşına başarı sahibidir ama bir pay da kadına verelim denmiştir. Kadına hanimiş hanimiş çılgınlığıyla şirinlik yapma sevdasıdır. Eşitmiş gibi görünelim çabasıdır. Kuvvetle muhtemel böyle düşünüldüğü için ifadesi de böyle şekle dökülmüştür.

Neyse. Özünden sıyrılıp işin lakırdı kısmına gelinirse; Kesinlikle evet! Başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır. Olmalıdır. Eğer arkada kadın yoksa başka konumlarda da olsa kadın aranmalıdır. Başarı belki arkadan verilen destek ile gelmemiştir. Bu noktada diyebiliriz ki kadın ille de erkeğe bir katkıda bulunmak istiyorsa, bunun için yanıp tutuşuyorsa şu yolu izlemelidir. Öne geçince zevk, yana geçince mutluluk, arkaya geçince başarı, karşıya geçince kıskançlık, öteye geçince itilmişlik, beriye geçince gerginlik, tepesine geçince güçsüzlük vermelidir. Duruş pozisyonunu ve etkilerini önceden hesaplamalıdır.

Ama erkek kişisi yalnızca başarı ile mutlu olacak bünyeye sahip midir? Değildir. Yeter diyen yalancıdır. O nedenle sabit bir konumda kalınmaması tavsiye edilir. Farklı konumlara ustaca manevralarla geçiş yapılır ki konum başka bir kadın kişisi tarafından kapılmasın.

Ve ısrar ediyorum. Başarılı kadınlar çok yalnız bırakılıyor. O nedenle arkada ya da etrafta başka bir erkek aramamakta fayda var. Olur da bulursanız oradaki amaç başarı desteği değildir, bilesiniz.

17 Kasım 2009 Salı

The Lovely Bones - Cennetimden Bakarken

Alice Sebold'un 2002 yılında yayınlanan Kitabı "The Lovely Bones" aynı yıl "Cennetimden Bakarken" adıyla ülkemizde de satışa sunulmuştu. İnsanın içini hem acıtan hem de umut verebilen kaç kitap vardır bilmiyorum.
14 yaşında bir cinayete kurban giden Susie Salmon öyküsünü anlattığında artık cennetindedir. Aşağıya bakarken, başına gelen olayın gizlerini ondan öğrenirken diğer yandan cennetinde nelerle karşılaştığını dinleriz. Ailesi, arkadaşları ve dünyada bıraktıklarını takip etmekten vazgeçmezken diğer yandan katilinin delilleri saklarken gösterdiği çabayı onun gözünden yakalamaya çalışırız. Bir ailenin karşılaşabileceği en korkunç olaylardan biri yaşanırken umutla devam eden arama çabaları, zamanla herkesin unutmaya geçmesi ancak Susie'nin iki hayata da dahil olması...
Yönetmen koltuğunda Yüzüklerin Efendisi ve King Kong filmlerinin yönetmeni Peter Jackson olduğuna göre film de bir o kadar güzel olacak demektir. Senaryoda da parmağı varmış. Demem o ki... 29 Ocak 2010'a kadar heyecan içinde beklemedeyiz. Utandırmaz Piit bizi...

30 Ekim 2009 Cuma

arsızlığın böylesi

Korsan taksi kartviziti geçti elimize bir yerden. Adamlar 13 maddelik kural eklemişler en arkasına. Kendileri dürüstlük abidesi olan bu oluşum, müşterilerini elde tutmak için bazı şartlarını sunuyor. Korsanın da korsanını yapacak kadar vicdansız ve onursuz olmayın demek istiyor. Yuhlar çekiyoruz hep beraber ve maddelerin en ilginçlerini paylaşalım diyoruz...

Değerli Müşterilerimiz;

1- Şoförlerimizden şahsi numara istenmemesi önemle rica olunur.
2- Direksiyon dersi verilir.
3- Station tarzı araçlarımız mevcuttur.
4- Siz saygıdeğer müşterilerimizin olmaksızın şirketimiz Eşya, evrak koli, paket vb. eşyalarınızı şirketimiz güvencesiyle taşınmaktadır. (Kargoya da el atmışlar)
5- Güzergah şoför tarafından belirlenir. Güzergahı değiştirirseniz fiyatı da değiştirmiş olursunuz.

Ve olmazsa olmazı... memnuniyetinizi dostlarınıza şikayetlerinizi ------ nolu telefona bildiriniz. Bizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz...

Nereye şikayet edilir diye düşündüm, Birleşik Taksiciler Birliği'ni seçtim. Kartvizitin fotoğrafını çekip eke iliştirdim. Otomatik mailin dediğine göre konu ile ilgili en yakın zamanda bana geri dönülecekmiş. Beklemedeyim efendim.

Korsana karşı oluşum nedeniyle şikayet etmedim ama sakın yanlış anlaşılmasın. Nedeni arsız oluşları. Hem korsan taksi hizmeti veriyor, hem kartvizit bastırıyorsun. Bir de kuralsızlığını kenara koyup, yeni kurallar bütünüyle karşımıza çıkıyorsun. Bu ne perhiz bu ne patlıcan turşusu! Korsan oldun hadi kendi seçimin, karada dolaşma bari kardeşim!

zeminimde kayma var

Sinpaş Grubu başkanı Avni Çelik, bugün NTV'de bir televizyon programına konuk olarak katıldı. Konut alacak yatırımcılara piyasaların gidişatı hakkında bilgiler verdi, Sinpaş'ın gelecekte yapacağı yatırımları anlattı. Bu esnada stratejik olarak yatırım yapmaktan kaçındıkları iki semtten bahsetti. Beylikdüzü ve Yakacık semtlerine Simpaş olarak yatırım yapmadıkları, zeminin gereken altyapı bakımında yeteri kadar güçlü bulunmadığını söyledi. Sunucu, yaşanacak depremle alakalı endişeleriniz mi var diye soracak oldu ki ustaca yanıtıyla Avni Bey diğer şirketlere saldırmadan iki cümleyle konuyu kapamayı başardı.

Sosyal sorumluluk bu duruşta gizli. Yalnızca yüz öğrenci okutarak ya da belli dönemlerde kampanyalarla vicdanı sızlatarak yakalanamayan bir duruş. Zemin kötü, insanları kollayalım, bari biz canlı canlı mezara sokmayalım insanları demedir.

Bu konu sürekli konuşulmasına rağmen herkes üstüne çarşaf serip kapatıyor nedense. Beylikdüzü'nde yükselen çok katlı konutlarla ilgili fikir ayrılıkları devam ederken, insanlar konut almayı sürdürüyor. Geçtiğimiz yıllarda toprakta kayma olduğu tespit edilmiş, bazı konutların tahliye edilmesi gündeme gelmişti. Medya reklam yatırımlarıyla çarkı döndürdüğü için reklamverenlerini kızdıramıyor. Bu nedenle firmaların olumsuz haberlerine yer veremiyor. Yakın zamanda bir deprem olup olmayacağını bilmiyoruz. Elbette olacak. Hafif sıyrıklarla atlatmayı umuyoruz ancak uzmanlar İstanbul'un bu defa ucuz kurtulamayacağını söylüyor. Kayıtsız kalıp, öncesinde ve her zaman yaptığımız gibi seyrederek sonradan hangi hakla konuşmalarımızı sürdürebiliriz? Yılan bize dokunana kadar kenarlarda susuşlarımıza devam edip, yıkımlar yaşandığında sahte gözyaşlarımızla yüzlerimizi yıkayacağız yine. Masum olduğumuza inanacağız.

Çözüm nedir peki? Aklıma gelen tek şey şu oluyor. TRT Reklam Departmanı'nde staj yaptığım dönemde güzel bir uygulama vardı. Bir reklamveren, reklamında herhangi bir iddiada bulunuyorsa bunu belgelendirmelerini istiyorlardı. Örneğin Avrupa'nın en hızlı otomobili benimki diyorsa, bunun değerlendirmesini yapan kurumdan belgeyi de reklam departmanına göndermesi gerekiyordu. Aksi takdirde bu iddiaya yer veremiyordunuz.

İnsanlar büyük gazetelerde yer alan ilanlara güvenip, yatırım amaçlı ya da yaşamak için konut seçerken, gazeteye duydukları güvenle hareket ediyor. Her gazete ya da televizyon, reklamda yer alan iddianın doğruluğu için belge istese ve sorumluluk bilinciyle hareket etse. İnanın bu çok zor düzene sokulacak bir uygulama değil. Zeminin sağlam olduğu ya da kullanılan malzemenin belli standartlarda olduğunu kanıtlayan belgelerle reklamlar yayınlandığında, güven ticaretini zedelemez. Böylece akı da karası ile ortaya çıkar.

Değil midir ki bu ülkenin çok ünlü sanatçıları, televizyonları zamanında bankerlere yöneltmişti halkı. Paraya para katma heveslisi, yatırım meraklısı bir ton insan mağdur olmuştu. Peki bunu nasıl başarmıştı bir reklam? "Biraz şundan, biraz bundan... aman hocam patlar, matlar... işte sonunda becerdi.... ben de güvenli bir yol seçtim... Banker Kastelli!" diyen reklam 2 dakika boyunca sürüyordu neredeyse. Dönemin neredeyse bütün ünlü oyuncularının hatırı sayılır paralarla oynadığı reklamlarda kimler yoktu ki; Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Selma Güneri, Eşref Kolçak... Bu isimlerin reklamda yer alması onların sağlam ve güvenilirlik imajı ile firma arasında bağ kurulmasına neden olmuştu. Halk parasını akın akın bankerlere yatırırken malum sona doğru gittiklerinden habersizdi.

Güvenilir olmayan zemin, güvenlir olmayan adamlar; güvenli kabul edilen insanlarla ya da markalarla lanse edilirse sonuçlar felaket olur. Bunu herkesin düşünmesi gerekir.